Tarih: 28 Kasım 2007 Kaynak: Hürriyet Yazan: Hadi Uluengin
"EXPO" sözcüğü, sergi anlamına gelen "exposition" kelimesinin kısaltılmış şeklidir.İzmir’in şimdi
Milano’yla yarıştığı evrensel sergileri ise sanayi devrimi başlatmıştır. Buhar makinası, havagazı lambası,
uskur merdanesi, bunların en şaşaalısı da önce 1851 Londra’sında gerçekleşmiştir. "Teknik çağ", oranın ünlü
"Kristal Palas"ında aydınlanmıştır.
Bizim ilk "expo"muzu ise 1863 yılında At Meydanı’nda açılan ve harcıálem bir panayıra tekábül
eden "Sergi-i Umumi-i Osmani"yi oluşturur.Benim"Hayat" dergisindeki siyah beyaz fotoğraflardan hayal meyál
hatırladığım ve 2. Savaş ertesindeki ilk dişe dokunur "expo" olan sergi, 1958 Brüksel’indekine uzanıyor.Eh,
önce Amerikalılar, sonra Ruslar bombayı patlattı ve üstelik, füzeye binildiği an iki dakikada Merih’e
gidilebileceği tahayyül ediliyor ya, "Brüksel 1958"in álámet-i farikasını da nükleer çekirdeği simgeleyen
"Atomium" adlı kule oluşturuyordu.
Daha sonra şehrin sembolüne dönüştü ve hálá da yerinde duruyor.Nitekim, 1900 Paris "Expo"sunun
"medár-ı iftiharı" olan ve tıpkı "Atomium" gibi sergiden sonra sökülmek üzere inşa edilen Eyfel kulesi de
hálá yerinde duruyor. Zaten malûm, o çelik yapı hanidir ve hanidir altıgen ülke başkentiyle özdeşleşiyor.
Asansör kuyruğa girmek angaryasını göze alırsanız, şehri tepeden temaşa edebilirsiniz. Aşağıya
bakarken de, Fransa sefir-i kebirimizin salladığı çil Napolyon altınlarına dayanamayan pek çok Jön Türk
sürgünün hemen 2. Abdülhamit’e muhalefetten vazgeçtiğini ve aynı sergi için kurulan Osmanlı pavyonunda
tercümanlık yaptığını hatırlayabilirsiniz. Artı, bu "dönekler"in ikrám ettiği "Hamidiye" cigarasını da
tüttürmek isteyebilirsiniz. Ancak dikkat, o tütün bize rakip Mısır’ın bol kese dağıttığı "Hidiv" marka
olmasın. Daha sonra Seine Nehri’ne doğru baktığınızda, psikanalizin babası Sigmund Freud’ün aynı pavyonda
gördüğü Türk iç dekorasyonundan pek hoşlanıp bir divan ısmarladığını ve o vakitten beri de, alafrangalaşmış
sedirin bilinçaltı tahlille özdeşleştiğini anımsayabilirsiniz. Böylelikle, karınca kararınca, ruhbilime
yapmış olduğumuz katkıyla övünebilirsiniz. Fakat bilesiniz ki, her ne kadar yine "şarkiyatçı" cázibe
arzediyor ve de tabii ki yine "lokum-fındık-halı" üçgeni etrafında dönüyor olsa bile, söz konusu Paris
pavyonumuz, imparatorluğun katıldığı ilk "expo" olan 1873 Viyana sergisindekine benzemez.
Burada, oradaki gibi 3. Ahmet Çeşmesi’nin minyatür bir kopyası değil, daha "modernvári" bir
mimari tercih edilmiştir. Háttá, mekanik dokuma tezgáhı bile kurulmuştur.Ve, bu "modernlik" bile 1867’de
gerçekleşen iki önceki Paris fuarından kaynaklanır. Zira, yurtdışına çıkmış ilk sultan olan Abdülaziz söz
konusu sergiden çok etkilenmiş, dönüşte de İmparatorluğun sanayi ve teknolojide adımlar atmasına bizzat
öncülük etmiştir. Neyse, siz bir lokum daha atıştırın, bir "Hamidiye" cigara daha yakın ve elli milyon
insanın gezdiği o ilk 20’nci yüzyıl "expo"sunun "Düvel-i Muazzama" pavyonlarında sergilenen lokomotiflere,
jeneratörlere, zeplinlere hayran hayran bakarak 21. yüzyıla doğru yürüyün.
Ne görüyorsunuz?
Tabii ki, 2015 "Evrensel Sergi"si için Milano’yla kapışan İzmir’i görüyorsunuz!Az buz şey mi?
Kolay iş mi? Ulaştığımız başarıyı bundan daha iyi ne ispatlayabilir? Lokumlu, tütünlü, fındıklı, hadi
bilemediniz basma tezgáhlı panayır pavyonlarından sonra, eğer bugün modern uygarlığın ilerlemesinde
motor rol oynamış o "evrensel expo"lara aday olabiliyorsak, bundan daha büyük, daha somut, daha belirgin
bir zafer düşünülebilir mi?
Şansın bol, çok bol, sonsuz bol olsun İzmir!